Cemreler, havaların ısınmaya başladığının ve kışın soğuk günlerini arkada bırakmak üzere olduğumuzun müjdecisi olarak kabul ediliyor.Eskilerin 365 günlük yılı Kasım 179 ve Hızır 186 olarak ikiye ayırdığı biliniyor. Yılın Kasım kısmının yani kış döneminin 8 Kasım'da başladığına ve 6 Mayıs'a kadar sürdüğüne inanılıyor. 6 Mayıs'ta da Hıdrellez ile birlikte yaz devresi, Hızır günlerinin başladığı kaydediliyor. Kasımın 46'sında, kırk gün anlamına gelen 'erbain', 86'sında da elli gün anlamına gelen 'hamsin'in girdiğine inanılıyor. Böylece kışın en soğuk zamanları sayılan 90 günlük süre geride bırakıldığı ifade ediliyor. Kasım günlerinin ortasını geçip yüz gün arkada kalınca halk arasında zorlu kış günlerini arkada bırakmanın sevincinin yaşandığı belirtiliyor. Kasımın 105'inde 20 Şubat'ta birinci cemrenin havaya, 112'sinde 27 Şubat'ta ikincisinin suya, 119'unda da 6 Mart'ta üçüncü cemrenin toprağa düştüğüne ve yedi günlük aralıklarla buraları ısıttıklarına inanılıyor.
03 Mart, 2008
29 Şubat, 2008
26 Şubat, 2008
OSMANLILARDA LÂLE SEVGİSİİran Selçuklularının ve Büyük Selçukluların sanat eserlerinde, 12. Yüzyıldan itibaren, lâle motiflerine rastlanmaktadır.Anadolu Selçuklu devletinin başkenti Konya’da ki eserlerde de lale motiflerine rastlanır.[8] Lale ve lâle kültürünün Anadolu’ya Türklerle birlikte geldiği kesindir.[9]
İstanbul’un Fethi’nden sonra, şehir imar edilirken, bizzat Fatih’in emri ile yeniden düzenlenen bahçeler (parklar) lâlelerle süslenmiştir.[10] Zaten Fatih Sultan Mehmet bir bahçıvandı.Bu meslekte çok önemli bir yeri vardı.Boş vakitlerinin çoğunu bunun için harcar ve bundan büyük bir haz duyardı.Seferler arasındaki boş zamanlarda Topkapı ve diğer sarayların bahçelerinde çalışmaktan da büyük zevk alırdı.[11] Kanuni devrinde de, lâle türleri geliştirip çoğaltılmıştır.
Türkler ve özellikle Osmanlılar yaşakları çevreyi güzelleştirmeye çalışmışlardır.Bunun için özel gezinti alanları yapılmış, İstanbul ve diğer büyük şehirleri park ve bahçelerle donatmışlardır. İstanbul bahçelerinin vazgeçilmez çiçeği olarak başta lale, gül,karanfil ve zerrin gibi çiçekler yetiştirmişlerdir. Lâlenin Osmanlılar tarafından bu kadar kabul görmesinin sebeplerinden biri de Arap harfleri ile
( ﻻ ﻟﻪ )
şeklinde yazıldığında, Allah ( ﷲ ) kelimesinde ki bütün harfleri kapsamaktadır.[12]Harflerinin karşılığı sayılar hesabına dayanan “ebced” usulüne göre de “Allah” kelimesi ile “ lâle” kelimesinin aynı rakama tekabül etmesi, ediplerde “yaratıcı”nın yarattıklarında tecelli etmesi düşüncesinden hareketle derin bir heyecan uyandırmıştır. [13] Lâle , Arap harfleri ile yazılır ve tersinden okunursa ( ل ﻫﻼ ) = Hilal =Ay olur; Hilal veya Ay da Osmanlı Devleti’nin amblemidir.[14]
Osmanlı Kültürünün klasik ölçülerini bulduğu yüzyıl İstanbul’unda bahçe ve çiçek zevki bütün halka yayılmıştı. Bu sevgi ve merak dışarıdan yeni türlerin getirilmesine de yol açtı.2. Selim Devrinden itibaren imparatorluğun çeşitli bölgelerinden lâle ve sümbül soğanları ısmarlandığına dair fermanlar bulunmaktadır. 2. Selim, Kırım’ın güneyindeki Kefe’den 300.000 adet lâle soğanı ısmarlamıştır. Türk çiçekçilik tarihiyle ilgili araştırmaları bulunan Turhan Baytop, “Lâle-i Rumi” denilen ve ayırcı özelliklere sahip olan Osmanlı Lâlesi ’nin Kefe’den getirilen bu lale soğanlarından elde edildiği düşüncesindedir.Bu laleler seçme ve melezleme yoluyla elde ediliyordu.
Çiçek soğanları ve fidanları sadece saray tarafından ısmarlanmıyordu; meraklılarda bir yolunu bulup yeni türler elde etmek için çeşitli yerlerden soğanlar getirtiyor, imkan bulursa kendileri temin ediyorlardı.[15]Bu çiçek ve lâle merakı İstanbul’a gelen yabacıları bir hayli etkilemiş ve hayran bırakmıştır.Fransız şair ve devlet adamı Lamartin’de bu tesire kapılanlardan biridir.Lamartin, Topkapı sarayını gezerek Türklerin doğaya yakınlıklarını ve göz zevkine ne kadar önem verdiklerini anlatır.[16] Miss Julia Parabe adındaki bir İngiliz kadınsa, İstanbul’un o yeşilliğe ve çiçeğe boğulmuş sokaklarını, evlerini, yalılarını görünce hayretler içinde kalmış ve “Keşke Shakespeare, Romeo ve Juliet’in bahçe sahnesini yazmadan önce Boğaziçi’ni görmüş olsa idi” demiştir.[17]
Alıntı. R.Karakaş
15 Şubat, 2008
08 Şubat, 2008
Bayraklari Bayrak yapan....
HAYIRLI CUMÂ LAR!
Doğu-Batı Divanı
Nasıl Mevlâna "Bir ayağım İslam'da sabit, diğer ayağımı pergel gibi kullanıp dünyayı dolaşırım." demişse, bütün büyük adamlar aynı telakkiye sahiptirler. Seçtikleri merkeze sağlam basarlar; sonra dünyayı dolaşarak kendilerine lazım olanı alıp özümserler ve ardından yepyeni, pırıl pırıl bir alemi insanlığa sunarlar. Dolayısıyla büyük adamın ciddi bir özelliği karşımıza çıkıyor; o da önyargısız olmasıdır. Önyargılı bir insanın dünyayı dolaşması, körün dolaşmasından farksızdır.
Goethe de güzelliğin ve gerçeğin sadece bir millete, bir kültüre has olmadığını, ortamını buldukları yerlerde göğereceklerini biliyordu. Ayrıca Doğu'nun, yüreğini fark eden insanların diyarı olduğunun şuurundaydı. Yaşı altmışı geçeli yıllar olmuştu; ama onun da yüreği yaş dinlemezdi; diğer yüreklerden farksızdı; çocuk gibi idi; sadece isterdi; âşık olduğu Marianne Von Willermer'e Batılıların duymadığı aşk nağmeleri fısıldamak istiyordu. İmdadına Hammer-Purgstall'ın Osmanlı dünyasındaki binikiyüz şairden yaptığı tercümelerden oluşan antoloji yetişti. Aynı mütercim Hafız'ın Divan'ını da Almancaya tercüme etti. Goethe şairdi; bilge idi; bir kültür adamı idi. Hafız'la karşılaşınca adeta çarpıldı. "Rabb'im, Hafız gibi bir kulunla nasıl yarışabilirim!" diyerek ona hayranlığını ifade etti. Hammer-Purgstall'ın çalışmaları Goethe'nin önüne yepyeni bir dünya serdi; bu yeni dünyanın baharı Avrupa'nın baharına benzemiyordu; ırmakları da bir başka türlü çağlıyordu. Büyük bir şevkle o iklime daldı. Zaten o aleme sempatisi de vardı; her ne kadar Hıristiyanlıkla yoğrulmuş Cermen kültürüyle yetişmiş ise de damarlarında bir nebze Türk kanı dolaştığını biliyordu. En yüce ideali, sevgilisine Hafız'ınkini andıran bir divan yazmaktı. İşte bu arzuyla kaleme aldığı Doğu-Batı Divanı'nda kendisi de "Hatem" ismiyle yer aldı.
Bizden renkler, figürler taşıyan bu divan bugüne kadar dilimize lirik, anlamını fazla kaybetmeden tercüme edilmedi. Bu gerçekten acı bir boşluktu; doldurulması da kolay değildi. Hem Doğu'nun, hem Batı'nın tefekkürünü, sanatını bilmek, estetik anlayışına hakim olmak gerekirdi. Geçtiğimiz çarşamba günü Türk Edebiyatı Vakfı'nda Sayın Senail Özkan, Doğu-Batı Divanı hakkında enfes bir konferans verdi. Onu dinlerken; "vakti olsa da onu dilimize kazandırsa" diye zihnimden geçirdim. Zira Senail Özkan'ı tanıyordum; uzun yıllar Almanya'da beraber bulunmuştuk. Bir düşünce adamı olmanın arzusunu ve şuurunu devamlı taşıyarak kendisini hazırlıyordu. Tahsil ettiği felsefe onun için ekmek kapısı değildi; o kapıdan hikmetlerle donanmak amacıyla girmişti.
Konferanstan sonraki sohbetimizde Doğu-Batı Divanı'nı dilimize çevirme çalışmasını sürdürdüğünü söylemesi benim için onulmaz bir bağış oldu. Aşağıya aldığım iki dörtlüğün şafağın ilk ışıkları olduğunu kabul edersek, yolda nasıl bir dolgun güneşin bulunduğunu hayal edebiliriz.
Goethe, Hafız'ın Divan'ında şöyle bir epizot okur; Hafız Şirazlı güzele iltifat olsun diye "Gönlümüzü alırsa, onun siyah benine Semerkant ve Buhara'yı bağışlarım" beytinden dolayı Timur onu çağırmış; "Semerkant ile Buhara'yı mamur etmek için binlerce yeri ve vilayeti viran ettim. Sen nasıl oluyor da onları bir güzelin beni için bağışlıyorsun?" demiş. Hafız, müsrifliğini kast ederek, "İşte bu türlü bağışlar yüzünden bu hale düştük." cevabını vermiş. Şairin nüktesi Timur'un hoşuna gitmiş, ona ihsanda bulunmuş. Bu epizottan ilham alan Goethe, ona nazire olarak şu mısraları yazmış; "Herhangi bir endişem olmuş olsaydı/ Belh, Buhara, Semerkant şehirlerini/ Canım sevgilim, hiç bahşeder miydim sana/ Bu şehirler gürültü ve zahirde ihtişamdır bana." Büyüklüğün sadece aşkta olduğunu belirtmeyi de bir görev bilmiş. "Fakat krala sor bakalım bir kere/ Verir mi bu şehirleri acaba sana/ Gerçi o daha ihtişamlı ve bilgedir / Lakin sevmesini bilmemektedir".
Mehmed Niyazi
Goethe de güzelliğin ve gerçeğin sadece bir millete, bir kültüre has olmadığını, ortamını buldukları yerlerde göğereceklerini biliyordu. Ayrıca Doğu'nun, yüreğini fark eden insanların diyarı olduğunun şuurundaydı. Yaşı altmışı geçeli yıllar olmuştu; ama onun da yüreği yaş dinlemezdi; diğer yüreklerden farksızdı; çocuk gibi idi; sadece isterdi; âşık olduğu Marianne Von Willermer'e Batılıların duymadığı aşk nağmeleri fısıldamak istiyordu. İmdadına Hammer-Purgstall'ın Osmanlı dünyasındaki binikiyüz şairden yaptığı tercümelerden oluşan antoloji yetişti. Aynı mütercim Hafız'ın Divan'ını da Almancaya tercüme etti. Goethe şairdi; bilge idi; bir kültür adamı idi. Hafız'la karşılaşınca adeta çarpıldı. "Rabb'im, Hafız gibi bir kulunla nasıl yarışabilirim!" diyerek ona hayranlığını ifade etti. Hammer-Purgstall'ın çalışmaları Goethe'nin önüne yepyeni bir dünya serdi; bu yeni dünyanın baharı Avrupa'nın baharına benzemiyordu; ırmakları da bir başka türlü çağlıyordu. Büyük bir şevkle o iklime daldı. Zaten o aleme sempatisi de vardı; her ne kadar Hıristiyanlıkla yoğrulmuş Cermen kültürüyle yetişmiş ise de damarlarında bir nebze Türk kanı dolaştığını biliyordu. En yüce ideali, sevgilisine Hafız'ınkini andıran bir divan yazmaktı. İşte bu arzuyla kaleme aldığı Doğu-Batı Divanı'nda kendisi de "Hatem" ismiyle yer aldı.
Bizden renkler, figürler taşıyan bu divan bugüne kadar dilimize lirik, anlamını fazla kaybetmeden tercüme edilmedi. Bu gerçekten acı bir boşluktu; doldurulması da kolay değildi. Hem Doğu'nun, hem Batı'nın tefekkürünü, sanatını bilmek, estetik anlayışına hakim olmak gerekirdi. Geçtiğimiz çarşamba günü Türk Edebiyatı Vakfı'nda Sayın Senail Özkan, Doğu-Batı Divanı hakkında enfes bir konferans verdi. Onu dinlerken; "vakti olsa da onu dilimize kazandırsa" diye zihnimden geçirdim. Zira Senail Özkan'ı tanıyordum; uzun yıllar Almanya'da beraber bulunmuştuk. Bir düşünce adamı olmanın arzusunu ve şuurunu devamlı taşıyarak kendisini hazırlıyordu. Tahsil ettiği felsefe onun için ekmek kapısı değildi; o kapıdan hikmetlerle donanmak amacıyla girmişti.
Konferanstan sonraki sohbetimizde Doğu-Batı Divanı'nı dilimize çevirme çalışmasını sürdürdüğünü söylemesi benim için onulmaz bir bağış oldu. Aşağıya aldığım iki dörtlüğün şafağın ilk ışıkları olduğunu kabul edersek, yolda nasıl bir dolgun güneşin bulunduğunu hayal edebiliriz.
Goethe, Hafız'ın Divan'ında şöyle bir epizot okur; Hafız Şirazlı güzele iltifat olsun diye "Gönlümüzü alırsa, onun siyah benine Semerkant ve Buhara'yı bağışlarım" beytinden dolayı Timur onu çağırmış; "Semerkant ile Buhara'yı mamur etmek için binlerce yeri ve vilayeti viran ettim. Sen nasıl oluyor da onları bir güzelin beni için bağışlıyorsun?" demiş. Hafız, müsrifliğini kast ederek, "İşte bu türlü bağışlar yüzünden bu hale düştük." cevabını vermiş. Şairin nüktesi Timur'un hoşuna gitmiş, ona ihsanda bulunmuş. Bu epizottan ilham alan Goethe, ona nazire olarak şu mısraları yazmış; "Herhangi bir endişem olmuş olsaydı/ Belh, Buhara, Semerkant şehirlerini/ Canım sevgilim, hiç bahşeder miydim sana/ Bu şehirler gürültü ve zahirde ihtişamdır bana." Büyüklüğün sadece aşkta olduğunu belirtmeyi de bir görev bilmiş. "Fakat krala sor bakalım bir kere/ Verir mi bu şehirleri acaba sana/ Gerçi o daha ihtişamlı ve bilgedir / Lakin sevmesini bilmemektedir".
Mehmed Niyazi
31 Ocak, 2008
Antalya
Yivli Minare
Yivli Minare, Antalya'daki ilk İslam yapılarındandır.XIII. yüzyıla ait bir Selçuklu eseridir. Kaidesi kesme taştandır.
Gövde kısmı tuğla ve firuze renkli çinilerden yapılmıştır.
8 Yivlidir. Minare günümüzde Antalya kentinin sembolü
durumuna gelmiştir. Yüksekliği 38 m. olup
90 basamaklı bir merdiven ile çıkılmaktadır
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


